Charles Bukowski

Charles Bukowski

Hakkında

Şair ve yazar olan Amerikalı Charles Bukowski, 16 Ağustos 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğmuştur. Eserlerinde genellikle Henry Chinaski adını da kullanan Charles Bukowski’nin asıl adı Heinrich Karl Bukowski’dir. Babası Henry Charles Bukowski ile annesi Katherina Fett Birinci Dünya Savaşı yıllarında tanışmışlar, tarih 1923’ü gösterdiğinde 3 yaşlarında olan Bukowski ile birlikte Los Angeles’e yerleşmişlerdi. Bukowski’nin babası Henry Charles Bukowski, Polonya kökenli bir Amerikan askeriydi.

Yıl 1929’du, buhran baş göstermişti; Bukowski’nin babası ise genellikle işsizdi. Bukowski, babasının sürekli kendisini dövdüğünü ve sürekli işsiz olduğunu “Ham on Rye” romanında anlatmaktadır. Alman bir kadın terzisi olan annesi Katharina Fett’in, Bukowski’nin babası tarafından dövülmesine göz yumması Bukowski’nin psikolojisinde derin izler bırakmıştır. Los Angeles Lisesi’nde okuyan Bukowski okul döneminde birçok şey okumuş ve kısa öyküler yazmıştır. Babasının bu öyküleri bulup yok etmesi onu çok kötü etkilemiş ve bunun üzerine henüz 18 yaşında olan Bukowski, 1941 yılında evi terk etmiştir. Bukowski belli bir süre yaşamak için direndi ve birçok işte çalıştı. Ancak, parasının hepsinin tükendiğinin farkına varan Bukowski, bu kaçışı daha fazla sürdüremeyeceğini anladı. Eve geri dönen Bukowski, daha sonra Los Angeles Şehir Üniversitesi’ne kaydolacak ve burada edebiyat, gazetecililik, sanat derslerini alarak 2 yıl okuduktan sonra bitirmeden okulu bırakacaktı.

İlk öyküsünü 1924 bastırmış olan Bukowski,35 yaşından sonra da şiir yazmaya başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, hikâyelerini neredeyse 10 yıl boyunca yazmayı bırakmıştır. Yaşamının bu 10 yılını Amerika’yı dolaşarak, değişik işlerde çalışarak geçirdi.

1950’lerin başına gelinmiş, Bukowski A.B.D Posta İdaresine girmişti. Bukowski burada 2 yıldan daha az posta kuryesi olarak çalışacaktı.

Yıl 1955 ve Bukowski ülserden hastaneye kaldırılacak, ölümün kıyısından geri dönecekti. Daha sonra Hastaneden çıkacak olan Bukowski, kendisine bir daktilo satın alacak ve şiir yazmaya başlayacaktı. 1957’de yazar ve şair Bukowski 1960’larda yer altı edebiyatının kahramanlarından biri olarak baş gösterecekti.

Bukowski’nin evlenmediği ve birlikte yaşadığı Frances Smith’ten 1964 yılında Mariana Louise Bukowski adında bir kızı olacak, Tuscon’da yaşamaya başlayacaktı.

1966 yılında ise New Orkeans’ın Outsider (Yabancı) dergisi tarafından “yılın yabancı şairi” olarak seçilecektir.

Takvim 1969’u gösterdiğinde Bukowski, Black Sparrow Yayınevi’nden ömür boyu 100 dolar maaş teklifini alacak, postaneden ayrılacak ve yazamaya devam edecekti. O, daha sonra bu durumunu bir posta mektubunda şöyle izah edecekti; “İki seçenekten birini seçmek zorundaydım: Posta ofisinde kalıp delirmek ya da yazmaya oynayıp açlıktan ölmek. Ben aç kalmayı seçtim.” O, artık dönmesi gereken yere gelmişti; yazacaktı. Biran önce yazmaya başlamıştı. Hatta Posta Ofisini bırakalı bir ay olmamıştı ki; ilk romanı “Postane”yi bitirmişti. 1976 yılına geldiğinde; Bukowski, “Women” ve Hollywood” adlı kitaplarında “Sara” adıyla anılan Linda Lee Beighle ile tanışacak, aradan iki yıl geçtikten sonra birlikte Los Angeles’e; bir liman şehri San Pedro’ya taşınacaklar, 1985’te ise evleneceklerdi. Tarih, 9 Mart 1994’tü. Charles Bukowski ölümünden kısa süre önce tamamladığı “Pulp Fiction” adlı romanını tamamladıktan sonra San Pedro, Kalifornia’da lösemiden dolayı yaşama gözlerini kapatacaktı. Bukowski’nin çok yakın arkadaşı olan Sean Penn Bukowski’nin ölümünün ardından “Crossing Guard” adlı filmi çekecek, filmi adadığı kişi ise Charles Bukowski olacaktı.

“Charles Henry Bukowski Jr’un anısına…
Seni özlüyorum…”

Başarıları

O; babasının öykülerini bulup yok etmesi hikâyelerinin basım sürecinin çok yavaş olmasından, yazmaya başladığı günden beri yazılarını dergilere göndermesine rağmen yazılarının hep kendisine geri dönmesinden yılmamış; 10 yıl boyunca yazmayı bırakmış fakat yine olması gerektiği yere, sanat bahçesine dönmüştür.

Bukowski,24 yaşındayken “Aftermath of a Lenghty Rejection Slip” isimli kısa öyküsünü Story Magazine adlı dergide yayımlanmıştı. Geldiği aşama onun için son derece önemliydi. Aradan on iki yıl geçmiş, Bukowski’nin “20 Tanks Form Kasseldown” isimli bir başka öyküsü Portfolio III dergisinde yayımlanmıştı. Yayıncılık yöntemlerinden dolayı hayal kırıklığına uğrayan Bukowski İkinci Dünya Savaşı yıllarında 10 yıllığına yazmayı bırakmış; yaşamının bu 10 yılını Factotum adlı kitabında anlatmıştı.

Edebiyat dünyasına gerçek anlamda girişi şiirle olan Bukowski, 35 yaşında şiir yazmaya başlayacak; İlk şiir kitabı olan “Flower Fist and Bestial Wail” 1959 yılında piyasa sürecekti. Bukowski, Tuscon’da yaşamaya başlığı yıllarda Jon ve Gypsy Lou Webbler ile tanışacaktı. “The Outsider” adında bir dergi çıkaran Webler, Bukowski’nin bazı şiirlerini bu dergide yayınlayacaklardı. 1969’da Black Sparrow yayıncılıktan ( şimdiki ismiyle HarperColins/ECCO) gelen çalışma teklifiyle tamamen yazarlığa yönelecek ve ilk romanı “Post Office”’i bitirecekti.

Bukowski’nin halen küçük çaplı dergilerde çıkan hikâyeleri ECCO Yayınevi tarafından kitap halinde yayınlanmaktadır. 2006 yılında yazarın arşivi, eşi Linda Lee Beighle tarafından Huntington Kütüphanesi’ne bağışlanmıştır.

Yazarın yaşamını konu alan ya da kitaplarından uyarlanan belgesel ve filmler şu şekildedir:

“Bukowski” (1973)
“Tales of Ordinary Madness”(1981)
“Barfly” (1987)
“Cold Monn”(1988)
“Bukowski: Born Into This”(2004)
“Social Dinner”(2004)
“Bring Me Your Love”(2006)

Bukowski’nin, şiir ve öykülerinden oluşan birçok eseri bulunmaktadır.

Kitaplarının çevirisi Bukowski’yi çok güzel yansıtan bir tarza sahip olan Avi Pardo’ya aittir.

Eserleri

Kadınlar
Sıcak Su Müziği
Bir Tek Ben miyim Böyle Yaşayan
Dünyevi Şiirlerin Son Gecesi
Gülün Gölgesinde
Postane Pis Moruğun Notları
Sevimli Bir Aşk Hikâyesi
Sıradan Delilik Öyküleri
Kendimizde Açtığımız Yaralar
Sarhoş Çal Piyanoyu, Vurmalı Çalgı Gibi, Parmaklar Biraz Kanamaya Başlayana Dek
Pansiyon Manzumeleri
Gece Çılgın Ayak Sesleriyle Yırtıldı
Ölüler Böyle Sever
Shakspeare Bunu Asla Yapmazdı
Güneşe Uzan
En Kısa Andır Mucize
Güneş İşte Buradayım
Kimse Bilmez Ne Çektiğimi
Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi
Pulp
Factotum
Ekmek Arası
Kaybedenin Önde Gideni
Baba Aşkını Getir
En İyi Adamlar Yalnızken Güçlüdür
Hollywood

Diğerlerinden Farklılığı

Bukowski’nin yaşama dair edindiği felsefe hiç kimsenin sahip olamayacağı şekilde dikkat çekicidir. Onun felsefesinin izleri çocukluğunun kapanamayan yaralarında gizlidir. Kendisini döven, yazdıklarını hiçe sayan oluşumundaki en eksi noktalardır. Babasına karşı beslediği öfke babasından farklı olma güdüsüne yol açmış ve yazdığı bir yazıda bu yüzden bir hiç olmayı seçtiğini söylemiştir. Bu güdü onu hiçbir şey olmamayı hedefleyen, günü birlik bir yaşam tarzına sürüklemiştir. Ancak sürüklendiği yolda hedeflediği hiçlikte başarılı olamamış: görülmemiş bakış açısıyla bir yazar olarak yaşamını sürdürmüştür.

O, kendine görünmeyen bir yol çizmişti aslında. Bir yazar olarak devam ettiği yol, tüm yazdıklarına meydan okurcasına onun yarattığı felsefenin köşe taşlarıyla bezenmişti. O, yaşattığı felsefeyi şöyle dile getiriyor;

“Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi buldum. Bir kaç İstisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi. Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki at yarışına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı çok severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tad alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üzerine çıkarmayı başardı.

Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir iki kitap ve biyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerlerdeler ve şimdi gidip arasam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz, biliyorum. Sağ olun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiç bir zaman fazla ilgi duyamadım.”

O, yarattığı bu felsefe yolunda ilerken en çok ün sahibi olduğu zamanlarda bile yaşamında değişiklik yapmadı. Alkol, kadınlar, Hipodromlar onun yürüdüğü yolların ta kendisiydi. Eserlerinde sıklıkla bu yollarda gezinmiştir.

O, Los Angeles’e âşık bir yazardı ve ürettiklerinde Los Angeles’e her zaman yer verirdi.

O’nun etkilendiği isimler ise; John Fante, Fyodor Dostoyevski, Anton Chekhov, Ernest Hemingway’dır.

O; kendine has yaşattığı felsefede zenginliğe, şöhrete adapte olamayan yapısıyla; eserlerinde sefillik, alkol, kadınlar, uyuşturucu gibi konulara dalar. Bu konulara dalarken ; daima sade ve sivri cümlelerle, kimi zaman olağandışı kullanımlarıyla dikkat çeken ; genellikle kendi yaşamından parçalar sunan bir yazardır.

İlham Perisine Oynamak adlı kitapta yer alan Delilik adlı öyküsünde kendisine has üslubuyla yazarlığın her yerden hissedilen okyanus kokusunu ve insanlığa ulaşan esintisini şu şekilde anlatıyor Bukowski:

“(…)Aranızda kendini yazar olmayı arzulayacak kadar deli hisseden biri varsa yap derim; tükür güneşin gözüne, örsele tuşları, yok daha güzel bir delilik; yüzyılların yardıma gereksinimi var, türler ışığa ve kumara ve kahkahaya hasret. Ver onlara. Hepimize yetecek sözcük var.”

Bukowski’nin içkiye olan düşkünlüğünü herkes bilmekte ve o bu konudaki düşüncelerini şöyle aktarmaktadır:

“Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışında çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”

Hakkında Söylenenler

Jean Genet ve Jean-Paul Sartre:
“Amerika’nın en iyi şairi”

Jean Paul Sartre’ın “Amerikan edebiyatının yaşayan en büyük şairi” olarak Donald Newlove Village Voice dergisinde:
“Tanıdığım sevilen tek yeraltı şairi”

Hugh Fox Bukowski’yi “kırık dökük, erimekte olan ve her an düşüp bayılabilecekmiş izlemini uyandıran biri” olarak tanımlar. Ancak “düşüncelerinde mutlak bir berraklık ve kontrol” olduğunu ilave eder.

Dabney Stuart enerjik, sert ve insanın iç dengesini altüst eden şiirlerinin güçlü bir kendini ifade etme dürtüsünden kaynaklandığını söyler ve bu şiirleri Bukowsk’nin hayatını, akını yok olmaktan kurtarmak için savaştığı birer savaş alanına benzetir. Kelimeler, zekâ ve hüzün kullandığı silahlardır.

 

Can Yücel

 

Hakkında

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere,
Yaşadığından uzun;
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere.

Ağacın yüksekliğince,
Dalın yüksekliğince rüzgârda;
Ve bir yeni ö’mü’r
Vardığın çimen yeşilliğince.

Yıl 1926. İstanbul’da samimi diliyle yürüdüğü yolda herkesi peşinden sürükleyecek, sere serpe üslubuyla sokaktaki insan figürünün içinde yaşayan ve bunu sonsuzluğa kadar yaşatacak bir “şair”, bir “şeffaf adam” Can Yücel doğmuştu. “Bağlanmayacaksın” adlı o muhteşem şiirinde söylediği gibi “İlle de bir şeye ait olacaksan, Renklere ait olacaksın, Mesela turuncuya, Ya da pembeye, Ya da cennete ait olacaksın…” En yalın renklere ait olmaya gelen Can Yücel, Eski Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel’in oğludur. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Ankara’da tamamlamış, edebiyata olan ilgisi çok erken yaşlarda başlamıştır. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde Latince ve Yunanca eğitimine başlayan Can Yücel, üniversiteyi bitirince İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde klasik filoloji okumuştur. 1956 yılında Güler Yücel ile evlenmiş, bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) olmuştur. 1953–1958 yılları arasında Londra’da BBC’in Türkçe bölümünde spikerlik, elçiliklerde çevirmenlik yapan Can Yücel, askerliğini Kore’de yapmıştır. Daha sonra Türkiye’ye dönmüş ve belirli bir süre turist rehberi olarak çalışmıştır. Tüm yollar İstanbul’a çıkıyordu artık onun için. Bağımsız bir çevirmen ve bir şair olarak ait olduğu tüm renklerini İstanbul’da sulayacak, kökleri ise her yeri saracaktı. 1945-1965 yılları arasında “Yenilikler”, “Beraber”, “Seçilmiş Hikâyeler”, “Dost”, “Sosyal Adalet”, “Şiir Sanatı”, “Dönem”, “Ant”, “İmece” ve “Papirüs” adlı dergiler onun sanatıyla bezenecekti. Ardından; “Yeni Dergi”, “Birikim”, “Sanat Emeği”, “Yazko Edebiyat” ve “Yeni Düşün” dergileri ile herkes onun eşsiz şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanışacaktı. Can Yücel, daha sonra şiir alanındaki ilk kitabı olan “Yazma” (1950)’yı yayımlayacaktı.

Can Yücel, yaptığı bazı çeviriler sebebiyle, 12 Mart 1971’deki askeri müdahale sonrası dönemde 15 yıl hüküm giydi. Genel afla dışarı çıkan Can Yücel için 1974 yılı, 3 yıllık bir karanlığın son buluşuydu. Can Yücel bu karanlığını, hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabıyla yayımlayacaktı. 12 Eylül 1980’den sonra ise müstehcen olması gerekçesiyle “Rengahenk” adlı kitabı toplatılacaktı.

Her şiirinde bize ayrı bir çiçeğin kokusunu tattıran, sokağın bazen müstehcen, daima tanıdık bu mütevazı adamı, son yıllarına yaklaşırken Datça’ya yerleşmiştir. Her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlanmıştır.

Renklere ait bir yaşam süren Can Yücel’in mütevazı ömründe yaşattığı son gece 12 Ağustos 1999 oldu. O, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle dolu, asla solmayacak bir bahçe bırakıp Datça’ya gömülürken; biz her gün bıraktığı çiçekleri koklayarak, onun yüreğini solumaktayız.

Başarıları

“…Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür… / O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür…” diyen bir düzyazı ustası, Shakspeare’in ünlü ‘to be or not to be’ sözünü ‘bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştiren bir çeviri ustası, “…Yaşadıklarını kar sayma: Yaşadığın kadar yakınsın sonuna; Ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün.. Gülebildiğin kadar mutlusun Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi,

Sevdiğin kadar sevileceksin…” diyen bir şair… O büyük bir usta.

Can Yücel, kullandığı samimi diliyle Türk şiirinde yeni bir tarz ortaya koymuştur. Can Yücel, şiir anlayışını “şiir, yaşanılan dünyada umutsuz nesneler içinden bir umudu bulmak, deli olan bu dünyada tek akıllılığı, uslanmayan akıllılığı anlatmaktır” biçiminde özetler.

Şiirleri ve yazıları çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan Can Yücel’in; Yazma(1950), Sevgi Duvarı(1974), Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981,ilk dört şiir kitabı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984), Beşbiryerde (1985, ilk beş şiir kitabı), Canfeda (1986), , Kısa Devre (1990), Kuzgunun Yavrusu (1990), Çok Bi Çocuk (1992), Gece Vardiyası (1993), Güle Güle Seslerin Sessizliği (1993), Gezintiler (1994), Maaile (1995), Seke Seke (1997), Mekânım Datça Olsun (1999), Alavara (1999) adlı şiir kitapları bulunmakta, düzyazı alanında da Düzünden (1994), Can’dan Yazılar (1995) adlı eserleri mevcuttur.

O, şiir asla başka dile çevrilemez tezini ortadan kaldıran, yaptığı çevirileriyle Türk şiirinde çığır açmış olan bir şairdir. Can Yücel yaptığı çevirilerle “olamaz” denilen bir şeyi olağanüstü bir performansla gerçeğe çevirmiştir. Çeviri yapabilmek, dünyanın tamamını saran nefis bir yemek kokusundan herkesin nasibini alması, ufkunu genişletmesi gibi bir şeydir. Can Yücel bunu, üslubunun eşsiz tarifiyle gerçekleştirmiş ve sadece Türk Şiirine değil; aynı zamanda tüm dünyaya paha biçilmez bir ziyafet sunmuştur.

Yine Sabahattin Eyüboğlu, Can Yücel’in Şiir Çevirileri adlı bir kitabında Can Yücel’in “Her Boydan” şiirlerini şöyle anlatıyor;

“Can Yücel, kendi şiirini söyler gibi çevirmiş bu “Her Boydan” şiirleri. Cömertçe canını komuş başkalarının söylediklerine. Ha sen söylemişsin ha ben der gibi. İnsanın insanla kaynaşması her zaman güzeldir, şairin şairle kaynaşmasında bir başka sıcaklık, bir başka aydınlık oluyor: bir dille iki dilin tadını almak, bir canla iki canın sevincini duymak gibi bir şey. Bu cömert kaynaşma, bu dünyanın türküsünü benimseme gücü yok mu -ki Can Yücel’de var o- şairi şair eden tılsımı onda aramalı. Dylan Thomas’ın demek istediği de bu belki Can Yücel’in Türkçe’siyle:”

“Didiniyorsam ben türkülerin ışığında
Be ne ikbal, ne ekmek parası için
Ne fildişi sahnelerde keramet tellallığı
Ne işin cakası için filan
Didindiğim hep gönüllerin en kapalı kapısından
Verilesi hayrata.”
(Ozanlık Üstüne)

Can Yücel’in yaptığı çeviriler; Hatırladıklarım – E. Roosevelt (1953), Yeni Türkiye: Bir Garp Devleti – G. Duhamel (1956), Her Boydan – Dünya Şiirinden Çeviriler (1957), Anna Frank’ın Hatıra Defteri – A. Frank (1958), Lord Stadford`un Türkiye Hatıraları – S. Lane Poole (1959), Sırça Kümes – T. Williams (1964), Muhteşem Gatsby – S. Fitzgerald (1964), Lenin Petrograd’da – E. Wilson (1967), Küba`da Sosyalizm ve İnsan – E. Che Guevara (1967), Gerilla Harbi – Mao Tse Tung (1967), Siyah İktidar – S. Charmichael (1968), Saloz’un Mavalı – P. Weiss (1972), Yeni Başlayanlar İçin Marks – Rius (1977), Bahar Noktası – W. Shakespeare(1981), Şvayk Hitler’e Karşı – B. Brecht (1982), Don Cristobita ile Don Rosita – F.G.Lorca (1983), Batı Yakasının Hikâyesi – A. Laurents (1988), Kar Kokusu – C. M. Schulz (1991), Fırtına – W. Shakespeare (1991), Oliver Twist – C. Dickens (1992), Hamlet – W. Shakespeare (1992), Define Adası – R. L. Stevenson (1992) adlı çok sayıda eseri büyük bir ustalıkla Türkçe’ye aktarmıştır. Onun ustalığı, doğallığı ve kendine haslığında yatar. Çeviri yaparken dahi bazı çevirileri örneğin Shakspeare çevirilerinden olan Hamlet, Fırtına gibi çevirileri onun kendine haslığıyla harmanlanmış yapısını yansıtır. Yine aynı şekilde, bu kendine haslığın göze çarptığı ‘Her Boydan’ adlı kitabında da başarısının büyüklüğü oldukça etkileyicidir.

Değişik (Yeni Türkü – Başka Türlü Bir şey), Sevgi Duvarı (Ahmet Kaya- Sevgi Duvarı), Yapraktı ( Yeni Türkü – Başka Türlü Bir şey) Can Yücel’in bestelenen şiirleridir.

Diğerlerinden Farklılığı

Can Yücel, sıradanlıkları dans ettirebilen üslubuyla, mütevazı yaşamının onda yeşerttiği tüm ışıkları eserlerinin her sayfasına işleyebilmiştir. Sıradanlıkları dans ettirişinin inceliği; şiirlerinde yuvarlanan sözcüklerin üzerini, ince ince işlemesinde yatar.

O, şiirlerinde konuşturduğu tüm yakınmalarından, öfkelerinden, verilmek istenilen sertliğin vurgusunda hiçbir kayma yapmadan, ince ince nağmeler yükseltebilen bir şairdi.

O, tüm fedakârlıklarını, sevgilerini şiire ulaştırırken halk ağzını da kullanarak; bu dünyanın tüm çocuklarına, çocuk sadeliğinde kalabilen herkese seslenir.

Can Yücel’in şiirlerindeki esin kaynakları; insanlar, kavramlar, duygular, doğa ve gerçeklerdir.

Can Yücel şiirlerinde güncel ve tarihi olayları birlikte işleyen bir tarza sahiptir.

O, şiirlerinde en sert, en hoyrat söyleyişlerden en yumuşak iç dokunuşlara; karışık düşünce girdaplarından en sade demlere yaklaşabilen, her şeye dokunan bir şairdi.

Onun farklılığı, ailesini çok sevmesi ve bu sevgisini şiirlerine yansıtmasında gizlidir. “Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim”, “Küçük Kızım Su’ya” “Güzel’e”, “Yeni Hasan’a Yolluk” sevdikleri için yüreğinde beslediği sevgiden kâğıda dökülen şiirlerinden bazılarıdır.

Severek yaşayan ve sevgisinin güzelliğini şiirlerinde yankılandıran tüm sevdiklerine aşık bir adamın üslubundan süzülen sözlerindeki ahenk, onun diğerlerinden ayrılan, okuyucularıyla bütünleşen yanını sergilemektedir.

Onun diğerlerinden ayrılan başka bir özelliği ise, şiirlerinde müstehcen ve argo kelimelere oldukça fazla yer vermesidir. Onun kaleminde bambaşka bir hal alan bu kullanımlar onun şiirindeki başkalığı yansıtmaktadır.

Taşlamaları ve toplumsal seslerin yankılandığı şiirleri Can Yücel’in kaleminde öyle bir hal alıyor ki; sokaktaki adamın o basit, kimi zaman küfürlü serzenişi; taşıdığı anlamı bir parça bile bozmadan gün batımında süzülen bir kuğuyu andırıyor.

Tüm dünyaya, şiirin başka dillere çevrilebileceğini gösteren serbest ve değişik çeviri anlayışı, onun diğerlerinden ayrılan başka bir özelliğidir. O, yapmış olduğu şiir çevirilerinin altına “çevirmen” kelimesini yazmamış, “Türkçe söyleyen” tarzında bir not düşmüştür. Çünkü Can Yücel’e göre şiirin özü tınısında gizlidir. Şiir direkt olarak başka bir dile çevrilince şiir olmaktan çıkacaktır; önemli olan o şiirin başka bir dilde kendisini yakalamasıdır. O, bu yakalama anını çok iyi hesaplayarak şiiri bambaşka bir dünyada gezindirmekte; serbest biçimde çevirmesine rağmen akıllara kazınan şiir çevrilemez anlayışını yıkarak, geriye söylenebilecek bir söz bırakmamaktadır.

Hakkında Söylenenler

Sabahattin Eyüboğlu Can Yücel’in Şiir Çevirileri adlı kitabında şöyle Can Yücel hakkında şunları söylüyor;
“Can Yücel pek mi kendinden yana çekmiş çevirdiği şairleri? Hep bir ağızdan mı konuşturmuş değişik şairleri? Kaldırım, meyhane Türkçe’si -ki tadına doyamaz oluşumuzun bir hikmeti vardır elbet bu yıllarda- fazla mı ağır basıyor yer yer? Kalem efendilerinin inadınalık, meleğe karşı çöpçüden, öğretmene karşı öğrenciden, padişaha karşı Keloğlan’dan, kasabın kendine karşı sokak kedisinden yanalık, sözün biberlisini, küfürün sunturlusunu tutarlık tutamıyor mu kendini bazı şiirlerde? Olabilir, olabilir ama bir başkasını ezecek olan bu aşırılılıklar Can Yücel’de uçurtmayı havalandıran rüzgâr oluyor; dili varmıyor insanın bunlara dokunmaya. Neden derseniz Can Yücel en aşırı duygularını en soğukkanlı düzene sokmasını biliyor, düşünce coşkunluğunu biçimle, biçim düşkünlüğünü cana sesleniş, ciğere gidişle, dil sarkıntılığını kafa olgunluğuyla gideriveriyor. O kadar ki insan sonunda Can Yücel’in biçim ustalığını mı yoksa gönül cömertliğini, doğrudan yana doludizgin gidişini mi öveceğini şaşırıyor. Merhaba biçim ve merhaba düşünce!”

Can Yücel’in Türk şiirine kattıklarını Sabahattin Eyüboğlu, Can Yücel’in Şiir Çevirileri adlı kitabında şöyle anlatıyor;
“…1957 yılında Türk şiirinin en önemli olaylarından biri, belki de en önemlisi Can Yücel’in “Her Boydan” adı altında toplayıp yayımladığı şiir çevirileridir. Bu yayım Türkçe’de şiir çevirisinin ulaşabildiği son basamağı gösterdiği kadar Yeni Türk şiirinin hangi sularda olduğunu da belirtecek değerdedir bence. Türk şiirinin bir yandan dünyaya açılırken bir yandan da ne kadar öz benliğine, gün görmedik iç değerlerine gittiğini en iyi bu kitapta görebilirsiniz. Şiir bir bakıma en yaygın düşüncelerin en mahrem, en kendince söylenişi değil midir? Can Yücel’in çeviride yaptığı da bu işte: Dünya insanına seslenen şiirleri bizim Ali Veli’lerin diliyle söylüyor. Bir ucu Eluard’ın yüreğinde olan şiir kuşağının öbür ucunu Mehmetçik’in diline dayıyor. Mehmetçik ne anlar Eluard’dan diyecek şimdi bana bir mutlu aydın; sanki Mehmetçik anlamaz diye şairin Hacivat’ın diliyle konuşması gerekirmiş gibi. Herhangi bir Fransız Eluard’ı, herhangi bir İngiliz Shakespeare’i anlamaz ona bakarsanız, ama bu şairler yine de herhangilerin diliyle söylemişler bütün düşündüklerini, hem en çapraşıklarını. Şair çoğunluğun anlamadığını söyleyen kişi de olsa, çoğunluğun diliyle, yani asıl dille konuşmadan kendini de anlatamaz, insanca konuşamaz, parlak söz kalıpları döktürür olsa olsa, koşacak yerde şitaban, ağlayacak yerde giriban, gülecek yerde handan olur. Nice sapıtmalardan sonra nihayet Cumhuriyetle erdiğimiz bu gerçeği öylesine oturtmuş ki kitabına, bir daha zor sapıtır artık Türk şairi. Şiirde sokak sarayın hakkından geldi gayrı. Başladığımız yere, Yunus Emre’ye döndük şiir dilinde. Merhaba memleket ve merhaba dünya!”

Can Yücel şiirinin “zekânın iyi niyeti” diye nitelendirilebileceğini söyleyen Cemal Süreya, Can Yücel hakkında şöyle diyor; 
“Can Yücel kadar değişik teknikler kullanmış başka şairimiz yoktur.”

Ş. Kurdakul, Can Yücel’in şiirleri hakkında şunları söylüyor;
“Toplumsal sorunların yarattığı izlenimlerin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi; kimi taşlama, kimi bıçak gibi işleyen bir duyarlık çizgisiyle yazdığı şiirlerde yalın dili ve buluşlarıyla dikkati çekti.”

Garip şiiri çizgisinde Can Yücel şiirini irdeleyen S. Hilav’a göre,
“Can’ın şiiri, kültür, dünya görüşü, siyasal bilinç ve özgür öznelliğin bir bileşimidir. Mitlerden ve Kutsal Kitap’tan gerçeküstücülere ve ‘Beat Generation’ şairlerine kadar tüm dünya kültürünün sözlü ve yazılı ürünleri içinden yolunu seçen bir şiirdir bu. Dolayısıyla onun dünyayı algılamasında, akıl ve duyu gibi birbirinden hayli uzak ruhsal yetiler kaynaşmış ve bir bütünselliğe varmıştır.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*